Sorumluluk Alma Sanatı

2–4 dakika


Kendi tavrını belirleme yetisi

Victor Frankl’ın 1945 yılında sadece 9 günde yazdığı ‘İnsanın Anlam Arayışı’ adlı kült eserinin önsözünde psikiyatrist Gordon W. Allport şöyle diyor: “Toplama kampındaki şartlar, tutuklunun ayakları altındaki zemini çeker. Yaşamdaki bilinen bütün hedefler uçup gider. Geriye kalan tek şey insan özgürlüklerinin sonuncusudur, yani kişinin belli bir durum karşısında kendi tavrını belirleme yetisidir.”

Tekrar edelim: Belirli bir durum karşısında kendi tavrımızı belirleme yetisi.

Buraya geri döneceğim, ama önce biraz seçimlerimizle ilgili konuşalım isterim. Sabah uyandım, hemen bir sürü seçim yapıyorum (farkında olarak ya da olmadan): yataktan hemen kalkmak, ya da biraz daha yatmak; başucumdaki telefonu hemen elime almak, ya da bir süre sonra telefona bakmak; varsa sabah rutinim onu gerçekleştirmek veya neyse bu sabah da yapmayayım demek… Bunlar çok fazla çeşitlendirilebilir; yaşamlarımız, koşullarımız birbirinden farklı, sabah uyanınca sizin nasıl seçenekleriniz oluyor bilmiyorum, ama bildiğim bir şey var ki siz o seçenekler arasından birini tercih ediyorsunuz ve bu seçiminiz günün geri kalanını bir şekilde etkiliyor.


Mikro seçimler

Peki seçim yapmak orada bitiyor mu sizce? Tabii ki hayır, günün her anında seçimlerimize devam ediyoruz; mikro seçimler diyorum buna, her an mikro seçimler yapıyoruz. Farkındalığımızın dışındaki bir düzeyde bilinçdışından yapılan seçimler de buna dahil.

Ve sonra günün sonunda o günkü deneyimlerimiz, her neyse yaşadıklarımız, eylemlerimiz, düşüncelerimiz, konuştuklarımız ya da sustuklarımız bu seçimlerimizin birer sonucu olarak şekillenmiş oluyor, farkında olalım ya da olmayalım.

Her bir an’ımız ondan önce yaptığımız seçimlerle şekilleniyor. Ve bu şekilde an’lar günlere, günler yıllara evriliyor. Her zaman, herkes değil ama bazen bazı insanlar bir gün şöyle bir durup “Ben buraya nasıl geldim?, Bu güne, bu yaşama, bu ortama nasıl geldim?” sorusunu sorduklarında kendilerine, verilebilecek en dürüst cevap bana kalırsa “Ben kendimi, buraya kendi yaptığım seçimlerle an be an taşıdım.” olurdu. Ve tabii ki bu dürüstlükte ve belki de bu farkındalıkta olmak da bir seçim.


Sorumluluk almak

“Ah benim başıma gelenler…” üzerinde durmak, ‘hangi koşullar, olaylar ve/veya insanlar yüzünden ben bugün buradayım’ muhasebesini yapmak daha cazip gelebiliyor. Ve burada devreye sorumluluk almak giriyor diye düşünüyorum. Sorumluluk almak dediğimde sizin aklınıza ne geliyor bilmiyorum, ‘Ben çok sorumluluk sahibi bir insanım.’dan, ‘Sorumluluklarım altında eziliyorum.’a uzanan geniş bir yelpaze var orada sanki.

Sorumluluk dediğimde benim aklıma en çok bireyin kendi yaşamının sorumluluğunu alması geliyor. Ve sanki yaşamımın sorumluluğunu üstlenmek demek, seçimlerimin bana ait oluşunun farkındalığı ile o hiç arzu etmediğim sonuçlar, durumlar, olaylar karşısında bile hangi tavırla devam edeceğime karar vermek demek.


Son Özgürlük Kalesi: Tavırlarımız

İşte tam bu noktada, yazının başında paylaştığım, Allport’un o keskin gözlemine geri dönersem; Allport, Frankl’ın deneyimini özetlerken; insanın elinden her şeyinin – isminin, kıyafetlerinin, sevdiklerinin, sağlığının- alındığı o en uç noktada bile, kimsenin bizden çalamayacağı tek bir şey kaldığını hatırlatıyor: Kişinin belli bir durum karşısında kendi tavrını belirleme yetisi.

Sorumluluk almak, deneyimlediğim her şey seçimlerimin birer sonucu derken; zemin ayağımızın altından çekildiğinde, o boşlukta savrulurken bile hangi “tavrı” takınacağımızı farkındalıkla seçme iradesi, bu yetiyi her gün, her mikro seçimle yeniden inşa etme çabasıdır.


Zemin Kayarken Ayakta Kalmak

Allport’un vurguladığı o “son özgürlük”, bizim en büyük gücümüzdür. Hayat bize sert bir seçenek sunduğunda, otomatik bir kurban rolüne bürünmek yerine; “İstediğim gibi sonuçlanmadı, peki şimdi hangi tavırla ayağa kalkacağım?” diyebilmek, kendimizi o dar boğazdan çıkarma potansiyeli taşır.

Kendi seçimlerimizin sorumluluğunu üstlenmek; hayatımızın şoför koltuğuna, bazen yollar güllük gülistanlık olmadığı zamanlarda da, yeniden oturmaktır. “Neden bu yoldayım?” diye hayıflanmak yerine, “Buradan hangi tavırla geçeceğim?” sorusuna odaklanmaktır.

Sonuçta yaşam, sadece başımıza gelenlerin toplamı değil; Allport’un altını çizdiği gibi, o durumlar karşısında sergilediğimiz “tavrın” bir eseridir. Ve bu yeti, bizi biz yapan, elimizden alınamaz tek kalemizdir.

Ebru