İki temel korkumuz
İnsanoğlunun dünyaya sadece iki korku refleksiyle geldiğini biliyor muydunuz? Evet, doğuştan sahip olduğumuz sadece iki korku olduğunu söylüyor yapılan araştırmalar. Bu, kanıtlanmış bir teori olarak geçmiyor ancak, gelişim psikolojisi, nörofizyoloji ve davranışçı deneylerin sentezi bu görüşün doğruluğunu ortaya koyuyor. Ben de bunu doğru varsayarak devam ediyorum yazmaya 🙂
Bu iki korku şunlar: düşme korkusu ve yüksek ses korkusu. Ve bunların dışında sahip olduğumuz tüm korkuları sonradan ediniyoruz.
Nasıl gelişiyor korkularımız? En çok gözlemleyerek ve deneyimleyerek diyor araştırmacılar. İçine doğduğumuz aile, bize bakım veren insanlar, ilk öğretmenlerimiz, çevre koşullarımız ve deneyimlerimiz sonradan geliştirdiğimiz korkularımızın temelini inşa ediyor.
Eğer korkularımızın kime ait olduklarını, onları nasıl, nereden ve ne zaman sahiplendiğimizi gerçekten bilseydik, hâlâ aynı şekilde korkmaya devam eder miydik?
Bu, derin psikolojik ve nörolojik katmanları olan büyük bir soru bana kalırsa. Ve elbette yanıtını bildiğimi iddia etmiyorum; o yüzden burada bir parantez açıp kapatıyorum ve yazının devamında korkunun kendisine, onunla kurduğumuz ilişkiye odaklanmak istiyorum.
Korkularım: gerçeklik mi varsayım mı?
Korku, sahip olduğumuz en güçlü duygulardan biri ve doğru zamanda, doğru yerde ve gerçek bir tehdit karşısında ortaya çıktığında son derece işlevsel. Evrimsel olarak bazı korkuları öğrenmeye daha yatkınız; yaşamı tehdit eden uyaranlar karşısında beynimde hızlı bir işleme sistemi devreye giriyor ve bu sistem, gerçek bir tehlike karşısında korkuyu hissedip harekete geçmemizi sağlayarak hayatta kalmamız için kritik bir rol oynuyor.
Ancak sorun şu ki; beynimiz bazen gerçek tehlike yokken de aynı sistemi aktive ediyor. Ve biz istemesek de korkularımızın esiri olabiliyoruz. Diyebilirim ki aslında korku çok iyi bir arkadaşım da olabilir, çok ölümcül bir düşmanım da. Onu bir düşman olmaktan çıkarmak için iyi tanımamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bir şeylerden korkmak doğal olmakla beraber, korku içinde yaşamak son derece sağlıksız.
Günümüzde korkularımızın büyük bölümü psikolojik nedenlere dayanıyor; endişelerimiz, gerginliklerimiz, utanç, panik… Ve hemen hepsi yönetemediğimiz olumsuz düşüncelerimizden kaynaklanıyor. Korkunun varlığını inkar etmek onu yok etmiyor: korku var ve gerçek. Ve korku fırsatları kaçırmamızı sağlar, fiziksel olarak hastalanmamıza neden olur, konuşmak istediğimizde dudaklarımızı mühürler… Gerçek anlamda korku çok büyük bir güç ve o ya da bu şekilde önümüzdeki en büyük engellerden biri.
Korkunun ötesine bakmak
Ancak burada çoğunlukla dikkatten kaçan önemli bir nokta var: Siz korkuyu açığa çıkardığınızda o geri adım atmaya başlar!
İşte bu yüzden bazen çok yetenekli insanlar, korkularıyla yüzleşebilen daha az yetenekli insanların gerisinde kalırlar. Şahsi korkularımızla yüzleşmedikçe ve kendi savaşımızı vermedikçe, her zaman “neredeyse yapıyordum” noktasında kalmaya mahkumuz…
Şimdi korkuyu biraz olsun açığa çıkarabilmek için ona yakından bakalım:
Korkularımızın pek çoğu, gerçek görünen sahte deliller bütünü aslında. Çünkü zihin belirsizliği sevmez; boşlukları hızla doldurur, anlam üretir ve bizi korumaya çalışırken çoğu zaman ihtimalleri gerçeklik gibi kodlar. Böylece korku, dış dünyadan çok iç dünyamızın bir ürünü hâline gelir. Oysa çoğu zaman ortada gerçek bir tehdit değil, yorumlanmış bir olasılık vardır.
Martin Luther King’e atfedilen meşhur sözü bilirsiniz belki: “Korku kapıyı çaldı. Kapıyı inanç açtı. Kapıda kimse yoktu. (Fear knocked at the door. Faith answered. There was no one there.)” Korku kapıyı gerçekten çalmıştır ancak onu inancınız karşıladığında korku artık var olamaz, başka şansı yoktur.
Peki ya inanç orada değilse kapıyı açmak için? İşte o zaman, nöroplastisitenin (beynin yeniden yapılanma yetisi) devreye girmesine alan açmak gerekiyor. Henüz inanmıyorsam bile, küçük eylemlerle o inancı destekleyecek şekilde hareket etmek, zamanla zihnin yeni bir gerçeklik kurmasına izin verir. Önce eylem gelir, inanç onu takip eder.
Rahatlık bölgemizin, konfor alanımızın dışında gerçekleşen olaylar, durumlar ve o bilinmezlikler karşısında da korku son derece doğal bir tepkidir. Bilmediğimiz, aşina olmadığımız şeyler korku yaratır. Ancak şunu da hatırlamak gerekir: Bunun tersi de geçerlidir. Konfor alanımızda korku yoktur, ama çoğu zaman büyüme de yoktur. Hayallerimizin, hedeflerimizin gerçekleşme ihtimali ise tam da o korkunun başladığı yerde ortaya çıkar.
Bazen korku bize dikkatimizi vermemizi söyler, “Hey! Buraya bak!” der. İşte o zaman gözlerimizi sımsıkı kapamak yerine kocaman açmak önemlidir. Korkularımızın üzerine gittiğimizde, ve küçük küçük adımlarla da olsa onların ötesine geçtiğimizde diğer tarafta yep yeni şeyler keşfetme ihtimalimiz oldukça yüksektir.
Konu korkularımızdan kurtulmak değil, onları yerinde ve bilinçli bir şekilde kullanabilmek. Çünkü çoğu zaman korktuğumuz şeyler, gerçekten tehlikeli olanlardan çok, henüz anlamlandırılmamış olanlardır. Ve korkuyla temas edebildiğimiz her an, içsel gücümüz de biraz daha görünür hâle gelir.
Son olarak Franklin D. Roosevelt’e kulak verelim:
“Korkmamız gereken tek şey, korkunun kendisidir.” diyor Roosevelt.
Yönünü nereye çevirdiğin önemlidir: Gitmek istediğin yere bak… Kaçınmak istediğin şeye değil.
Çünkü sadece odaklandığın şeyi, büyütürsün…
Ebru