Bilmeme Hali

2–3 dakika

“Tek bir şeyi biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğim.” diyor Antik Yunan Filozofu Sokrates. Öğrencisi Platon’un diyalogları aracılığıyla günümüze ulaşan düşüncelerinin belki de en yaygın bilinenidir bu ifadesi.

Çok sevmeyiz oysa değil mi o ‘bilmeme halini’. İçinde bir bilinmezlik taşır, bir belirsizlik ve bu belirsizlik çoğu zaman iyi hissettirmez bize kendimizi.

Aslında bu ‘bilmeme halini sevmeme halimizin’ biyolojik bir karşılığı var. Beynimin temel önceliklerinden biri, beni hayatta tutmak ve güvenliğimi sürdürmek. Bu yüzden sistemim sürekli olarak şunu tarıyor: “Bu güvenli mi, değil mi? Güvenli mi, değil mi?”

Deneyimlediğim herhangi bir duygu, düşünce, davranış ya da durum sonrasında eğer hayatta kaldıysam, beynim bunu bir şekilde “tolere edilebilir” ya da “güvenli” olarak kodluyor ve diyor ki “Bak bu duygu, düşünce, davranış veya durum güvenli, hala hayattasın, o zaman bunun içerisinde kalabilirsin.” Bu da beni sürekli olarak tanıdık olana doğru çekiyor. Belirsizlikten, bilinmeyenden uzaklaştırmaya çalışıyor.

Yani aslında beynim, bazen bana hizmet etmese de, hatta gelişimimi sınırlasa da, bildiği ortamları, duyguları ve deneyimleri korumayı tercih ediyor. Çünkü bilinmeyen, beyin için çoğu zaman potansiyel bir tehdit anlamına geliyor. Bu süreçte özellikle amigdala gibi yapılar hızlıca devreye giriyor ve beni “güvende kalmaya” yönlendiriyor.

Homeostazi kavramını duymuş muydunuz? Basitçe, sistemin kendi iç dengesini koruma eğilimi diyebiliriz. Beynin yaptığı da tam olarak bu: içinde bulunduğu —ve hayatta kaldığını bildiği— durumu sürdürmek. Çünkü o durumun dışında bir belirsizlik var. Ve bu belirsizlik çoğu zaman zihnimde bir boşluk değil, bir tehdit gibi hissediliyor. Belki de bu yüzden, o belirsizliğin altında zaman zaman yoğun bir kaygı, hatta en temelde bir güvensizlik hissi yatıyor.

Sanki, ‘bilmeme hali’ ile bu yüzden çok da barışık değiliz.

Oysa tam da burada o kadar değerli bir hazine var ki… Bilinmeyen karşısında duyulan öğrenme merakı, keşfetme arzusu, heyecan… Belki de başımıza gelebilecek en dönüştürücü deneyimlerinden biri. Ama o hazineye ulaşmak için önce önemli bir eşiği aşmak gerekiyor: “Bilmiyorum” diyebildiğimiz o alanın içinde kalabilmek, hızlı cevaplar aramadan, kaçmadan, ya da kontrol etmeye çalışmadan: Sadece bilinmezlik halinin, bir şeyleri bilmediğim düşüncesinin içerisinde öylece kalarak.

Şu çok duyduğumuz ‘konfor alanı’ kavramı ne diyordu hatırlayalım yeniden: ‘Gelişim konfor alanının dışında başlar.’ Ve konfor alanının dışı, tam da bu belirsizlik, bilinmezlik alanıdır.

Belki de mesele, bilinmeyeni ortadan kaldırmak değil, bilinmeyenin içinde kalabilme kapasitemizi genişletmektir. Ve belki de gerçek bilgelik tam burada başlıyordur:
‘Bilmemenin içinde kaybolmadan durabilmekte…’

Koçluk Ve Bilmeme Hali
Koçlukta da ‘bilmeme hali’nin çok önemli bir yeri var, değil mi? Bilmeme hali bir eksiklik değil, aksine ustalık göstergesidir koçlukta. Koç bu bilinmezlik alanını koruduğunda;

  • Koçisinin özerkliğini ve yaratıcılığını destekler.
  • Seansın kontrolünü değil, akışını koçisiyle işbirliği içinde yönetir.
  • Kendi ajandasından koçluk yapmak yerine, koçluk yaklaşımını tamamen koçisinin o anki ihtiyacına göre uyarlar.

Koçluğu eşsiz kılacak unsurlardır bunlar. Ve bana kalırsa bunları yapabilmek için bir koç, öncelikle kendi yaşamında da bilmemeye açık olmalı, rahatlıkla bilmiyorum diyebilmelidir. Aksi halde, bu seansa taşıyabileceği bir yetkinlik olamaz maalesef…

Son olarak…

Geçtiğimiz günlerde Sadhguru’nun ‘bilmiyorum’ demekle ilgili bir konuşmasını dinledim, sizinle onun notlarını paylaşarak yazımı tamamlamak isterim:

“Bilmiyorum demek muazzam bir olasılıktır. Eğer ‘bilmiyorum’u yok ederseniz, bilmenin tüm olasılıklarını da yok edersiniz. Şunu görmek son derece önemlidir: “Bildiğim şeyi biliyorum. Bilmediğim şeyi bilmiyorum.” ‘Bilmiyorum’ dediğinizde, bu zihninizin ve kalbinizin bilmeye açık olduğu anlamına gelir. İçinizde doğal bir arayış ve bilmek için bir özlem doğar.“

Ebru